GAZETECİ YUNUS BEKİR(Hüseyin CÖMERT)

              Kayseri’ye tabi İspile köyü yakınlarından başlayarak, kuzeydoğuya doğru uzanan Koramaz Dağı’nın kuzey eteklerindeki arazide yer alan, oldukça derin ve birbirlerine paralel; Koramaz Vadisi, Gesi Vadisi, Derevenk Vadisi gibi üç büyük vadinin, çevresinde kurulmuş bulunan çok sayıda köy ve mezradan meydana gelen idari birimin eski kayıtlardaki ismi Koramaz Nahiyesi idi. 

         Kayseri’nin, Kapadokya’nın merkezi olduğu dönemde de, merkezin asıl varlığını bu vadilerdeki köyler teşkil ediyordu. Bölge halkı, geleneğinde yer alan taşçılık, mimarlık, nakkaşlık… Gibi meslek ve zanaatların verdiği güçle,  köy ve kasabalarını imar ederek, adeta  bir cazibe merkezi haline getirmişlerdi. Bundan dolayıdır ki,  1875 yılı nüfus sayımında Kayseri şehir merkezinde 42.000 nüfus mukim iken, aynı tarihte, Talas’tan- Bünyan’a kadar uzanan dar bir bölgedeki yerleşim alanında, kilometre kareye 250 kişi düşecek kadar yoğun ve Kayseri Sancak nüfusunun % 40 na tekabül eden 50.000 civarında bir nüfus barına biliyordu. Bunun içinde bölgeye “Kayseri Kayserisi” denilmiştir.

       Toplumumuzda, aydınlar arasında, Tanzimat ile başlayan ve Cumhuriyetin ilanına kadar devam eden fikir hayatının ve bilhassa ikinci Meşrutiyeti hazırlayan siyasi hareketin önemli elemanlarından olan Yunus Bekir Beyefendi 1868 yılında “Kayseri Kayserisi” denilen bölgenin köylerinden Dimitre/Dimidere de dünyaya gelmiştir. Ailesinin, “Eğri oğlu” adlı Türkmen aşiretine mensup bulunduğu ve Konya taraflarından göçerek Dimitre’ye yerleşmiş bulundukları, merhumun yeğeni Ali Rıza Önder tarafından belirtilmektedir.

        Hiç şüphe yok ki İnsanın doğduğu ve büyüdüğü çevresi onu etkisi altına almasın. Bu etkileşme, bazı insanlarda az, bazılarında ise, Yunus Bekir’de görüldüğü gibi derin izler bırakacak kadar büyüktür. Doğduğu ve büyüdüğü, adını Homeros Destanındaki bereket tanrısından “Demeter” den alan Dimidere köyüne karşı duyduğu derin özlemi, Yunus Bekir mısralara şöyle döküyor:

  “ Bilirim, kendi köyümdür o dere

   Orda doğdum, hürmetim var madere

   Öyle severim ki köyümü kalben

   Dünyayı verseler vermem Mançure (bir semt)

   Ulupınar yere çarpar yüzünü

   Gözünde yıkarlar kızlar yüzünü

   Al çiçekli yeşil donlu bahçeme

   Vallahi değişmem bu yeryüzünü” 

        Yunus Bekir Beyi içinde büyüdüğü coğrafyanın dışında,  Dimitre’nin hemen yakınında yer alan: 19.yy da yetişmiş en büyük mecelle şarihi (Mecelleyi şerh eden) hukukçu Müftü Mesut Efendi ve oğlu Rifat Efendi, Ağırnaslı Mustafa Çavuş, Seyit Efendi Zade Şükrü Efendi, Abdulkadir Zamantılı, İsmail Ozan gibi sanatçı, yazar ve ilim adamının bulunduğu Ağırnas; Abdullah Efendi ve Şaban Hami Bey gibi divan şairi ve çok sayıda idari görevde bulunmuş vezir-vali-divan kâtibi gibi insanların yetiştiği,  Şair Behçet Kemal Çağlar’ın köyü Büyük Bürüngüz; altı adet mahalle mektebi, bir adet Medrese ve medrese eğitiminin yetersiz çağdaş olmadığının anlaşılması üzerine açılan iki adet özel okulu bulunan, çok sayıda ilim sahibi Hoca ve Müderrisin yaşadığı Gesi-Efkere  gibi gelişmiş köylerin kültürü de etkilemiştir.

      Yakın çevrenin dışında,  aile erkekleri, nakkaş ve boyacılık gibi zanaatları icra etmek üzere  gittikleri ve uzun süre kaldıkları İstanbul’un da etkisinde kalmışlardır. Zira buranın konuşma tarzı-beyefendiliği gibi kişisel özelliklerinin yanında maddi kültür unsurlarını da   köylerine taşımışlardı. Ayrıca, Behçet Kemal Çağların dedesi Bağdat valilerinden Şaban Bey ile de akrabalık bağları bulunuyordu. Şaban Bey ailesinden ve Yunus Bekir’in biraderi Ali’nin Girit’te, Saray aşçısından öğrendiği “Saray Mutfağı” na ait yemek ve meze çeşitleri, Eğrioğlu ailesinin mutfağına girmiş ve hanımları tarafından da benimsenerek bir gelenek halinde nesilden nesile intikal ettirilmiştir. Hulasa Yunus Bekir, ilerideki hayatında düşüncesine  etkili olacak oldukça kaliteli ve ileri bir kültürel ortamda çocukluğunu geçirmiştir.

           Ayrıca Eğrioğulları uzun yıllar, kervanlarla Bağdat-Basra, Trabzon-Tebriz, İzmir-Kayseri, Halep-Şam, Kayseri-İstanbul arasında taşımacılık yapmışlar ve Avrupa’nın sanayi ürünleri ile tanışarak dış dünyadaki gelişmenin de farkına varmışlardı. Avrupa’da ki gelişmenin ilimle olduğunu anlayan Eğrioğlu Mehmet, Tanzimat Fermanının ilanından hemen sonra köyüne bir ilk mektep yaptırmıştır. Ailedeki geleneğin icabı olarak ileride 1908 yılında Kayseri Maarif Encümeni üyesi olarak vazifede bulunacak ve Kayseri’de ki yenileşme hareketlerinin ileri gelenleri arasında yer alacak olan Yunus Bekir, köyündeki dedesinin yaptırdığı mektebin yerine, üç sınıflı bir ilk mektebin yaptırılmasına da öncülük edecektir.

        Babasını 1876 kaybeden Küçük Yunus, daha önceden, aileden ve çevreden edindiği intibadan; amcalarının kuzu çobanı olması için yaptıkları baskıyı reddetmiş ve okumak arzusuyla küçük yaşta köyünü terk ederek İstanbul’a gitmiştir. Orada Beylerbeyinde, akrabaları Halim beyin yanında, üç yıl “İstavruz mektebi”   okuyarak ilk Mekteb tahsilini tamamladıktan sonra, Haydarpaşa hastanesi bünyesinde bulunan Cerrah Mektebine girmiş ve burada da üç yıl okuyarak, cerrah yardımcısı diplomasını almıştır. Daha sonra ata mesleği olan nakkaşlık ve yağlı boya ressamlığını öğrenerek, asıl mesleği olan cerrahlığa rağbet etmeyerek, inşaatlarda çalışmış. Elinin emeği ve alın teri ile  kazandığı paraları yollayarak köyünde bıraktığı anası ile kız kardeşlerinin geçimini temin etmeye çalışırken, 1890 yılında başına gelenleri: “şurada burada sanatımı icra ederken Sadrazam Cevdet Paşa’nın müsteşarı Giritli Ziya Bey’in Marki Köyündeki konağını yaptım. Bu zatta seksen lira alacağım kaldı. Dava ettim haklı olduğum halde ona hatır ederek beni mahkemeden koğdular” diye anlatmaktadır. 1905 yılında İstanbul’da Fatih Sultan Mehmet semtinde ki bir işyerinin (Şekerci Hanı) fiyatının 125 lira olduğunu hatırlatırsak, Müsteşar Ziya Beyin inkâr ettiği 80 liranın büyük bir meblağ olduğu anlaşılmış olur. Hak arama yollarının tükendiği, adaletin “mülkün temeli” olmaktan uzaklaştığı ve güçlüyü haklı ilan ettiği yerde zulüm başlamıştır.

       İkinci Abdülhamit yönetimini bir istibdat rejimi olarak dillerinden düşürmeyenler, aynı dönemin adalet teşkilatının durumunu ve işleyişini ele alarak incelemekten uzak durmuşlardır.

     Kimseye eyvallah etmeyen ve daha sonraki hayatında da etmeyecek olan genç Yunus Bekir, maruz kaldığı haksızlığa karşı mücadeleye karar vererek 1892 yılında gizli çalışan “İttihat ve Terakki” cemiyetine, Çeşme Meydanlı Cevdet Efendinin delaletiyle üye olur. Böylece, ömrünün büyük bir kısmını zindanlarda ve sürgünlerde geçireceği yeni bir maceraya da atılmış bulunur.

           Yunus Bekir, gizli teşkilattaki görevi icabı, Avrupa’dan gönderilen idareye muhalif dergi ve gazeteleri özel bir şifre ile Fransız postanesinden alarak abonelerine dağıtırken, gazeteciliğe de ilk adımını böylece atmış bulunmaktadır. Ayrıca yeni fikir ve düşünceleri yayan gazete ve dergileri okuyarak kendi fikri alt yapısını oluşturmaya çalışırken, siyasi fikirlerin geniş halk kitlelerine ulaştırılmasında ve hüsnü kabul bulmasında, basının önemini de çok iyi idrak etmiş bulunuyordu.

           1896 yılında, İstanbul’da Fatih Cami civarında Mizan ve Meşveret gazetelerini dağıtırken, başına gelenleri ve sonrasını: “Üç sene akdem Fatih Sultan Mehmet Camiinde Meşveret ve Mizan gazeteleri dağıtmaktan itham edilerek Babı Zaptiyede cengizpesendana işkencelere hedef edildim. En nihayet zulmen itham olunarak dört ay kadar da mahpushane-i umumide yattım. Bu müddet zarfında yediğim dayaklar, duçar olduğum işkenceler hadden efzun idi. Beratım için irae ettiğim delail semeresiz kaldı. Bana, halâsın için en büyük delil paradır diye sarahaten söylediler. Bende nem var nem yok cümlesini sattım, iki yüz elli lira kadar bir meblağ tuttu. Bu parayı da rüşvet olarak babı zaptiye canavarlarına, hâkim namı altındaki kıta-ı tariklere yedirdim. Paralar bittikten sonra aç, susuz Anadolu’ya nefyim için hüküm verdiler. Verdiğim rüşvet semeresiz kalmadı demektir.” diye anlatırken, idarenin ve adalet mekanizmasının nasıl çalıştığını bir kere daha gözler önüne seriyordu.

          250 lira rüşveti “babı zaptiye” (Emniyet Dairesi) canavarlarına, hâkim namı altındaki  “kıta-ı tariklere” (yolkesen haydut takımı) na verdikten sonra, Kayseri’ye köyüne sürülür ve burada evlenir. 1897 yılında Türk Yunan savaşına gönüllü olarak iştirak eder ve Teselya’da savaşır. Bu savaşı ve sonrasını:  “Yunan muharebesi ilân olunduğu zaman (1897-Türk-Yunan harbi) millete ve devlete son vazifemi icra için gönüllü asker yazıldım. Yenişehir ovalarında, Dömeke dağlarında biçare evladı vatanla birlikte karnımız aç, sırtımız çıplak olduğu halde düşman süngülerine merdane, fedakârane göğüs gerdik. Muharebe hitamında biz gönüllüleri beş parasız salıverdiler. Kırk kişi belediyeye müracaat ettik. Harcıraha bedel elimize, birer okka ekmek vererek defolup gitmemiz için tehdit ettiler. Bendeniz bir İtalyan vapuruna girip Selanik’e bin meşakkatle geldim. Selanik’ten piyade olarak sekiz günde İskeçe’ye geldim.” diye anlatıyor. Vatan ve yurt sevgisi ile düşmana karşı gönüllü olarak savaşan bu yiğit vatan evlatlarına, mahalli yöneticilerin gösterdiği menfi tepki, o bölgedeki fert ve cemiyet yapısını ve hâkim olan düşünceyi ve ileriki yıllarda bu toprakları niçin kaybettiğimizin anlaşılması bakımından oldukça önemlidir.

          Savaşın nihayetinde İstanbul’a dönmeyerek İskeçe’ye gider. Orada Ceza Reisi Ahmet Fettah Bey’in yanında kalır. Buradan, Cenevre ve Mısır’da ki Genç Türklerle mektuplaşırken, kısa süre tutuklanır ve cezaevinden kaçarak Filibe’ye gider. Filibe’de, Muvazene gazetesi sahibi Ali Fehmi Beyin yanında sekiz ay çalışır. Hazırladığı şiir, yazı ve resimlerden oluşan bir nevi duvar gazetesi vasfındaki kâğıtları, Filibede’ki kahvehanelerin duvarlarına asarak halkın okumasına ve irşadına çalışırken bu hareketlerinden dolayı takibe uğrar ve dövülür. Oradan, Romanya’ya gider ve Dobruca Kasabasında ulemadan Hüseyin ve Seyit Beylerin evlerinde bir müddet kaldıktan sonra,  Mecidiye kasabasına Dr. İbrahim Temo Beyin yanına geçer.

        Görüldü gibi İstanbul’a gelmeyen ve bir nevi sürgün hayatı yaşayan Yunus Bekir, dolaştığı şehir ve kasabaların, hatır şinas, ilim ehli, makam sahibi insanlar ve aileleri ile beraber olmuş ve onlardan yardım görmüştür. Bazı kalemler tarafından zaman zaman onun istibdada karşı bir gönüllü sergerde gibi takdim edilmesi, hakkındaki yeterli bilginin kaynaklarda yer almamasından ileri gelmiş olmalıdır. Zira sanıldığı gibi basit bir militan olsa idi, gezdiği yerlerde, üst seviyedeki insanlar tarafından bu kadar hüsnü kabul görmezdi. 1899 yılında Romanya’dan Viyana’ya oradan İtalya üzerinden Paris’e geçer. Burada tahsilde bulunan ilim ve fikir sahibi kişilerle tanışır. Bu tanıştığı kişilerden birisi de, dış Türklerden olup Paris’te tahsilde bulunan ve Cumhuriyetin ilanından sonra Türkiye’ye gelecek olan, büyük âlim hukukçu-sosyolog Prof. Dr. Sadri Maksudi Arsal beyefendidir. Yunus Bekir Paris’te bulunduğu yıllarda felsefi - ilmi sohbet ve toplantılara iştirak ederek fikri tekâmülünü tamamlar.

          Fransa’dan Almanya’ya da gittiği ve oradaki fabrikaları gezdiği hatta çalışıp para kazandığı da bilinmektedir. Daha sonra gördüklerini ve öğrendiklerini, 1909 yılında Kayseri Mutasarrıfı mümtaz bir şahsiyet olan Muammer Bey ve Kayseri’nin diğer ileri gelenleriyle birlikte yaptıkları plan ve projeleri hayat geçirmeye çalışacaktır.

     Yunus Bekir, Paris’ten İsviçre’ye geçer, orada: İttihat ve Terakkinin kurucularından İshak Sukiti ve Dr. Abdullah Cevdet, İncir Köylü Dr. Hakkı Bey, Bedirhani zade Abdurrahman Beylerle beraber bulunur ve Osmanlı dergisinde çalışır.

        İsviçre’den, Abdullah Cevdet ve arkadaşları tarafından, özel malzemelerle eylemde bulunmak, ses getirmek ve böylece yurt dışında bulunan gizli teşkilatın gücünü göstermek için İstanbul’a gönderilir. İstanbul’a gelen Yunus Bekir yakalanır. Kendi ifadesine göre yedi buçuk yıl hapiste yatar. Hapiste bulunduğu süre yeme içme, giyim kuşam ihtiyaçlarını kardeşi Ali sağlar. Ali’nin birçok defa zaptiye nezaretine dilekçe vermesi ve bir seferinde Zaptiye Nazrının arabasının önüne yatmasından sonra, Şefik Paşa’nın insafıyla serbest kalır. Mecburi ikamete tabi olarak, polis nezaretinde memleketi Kayseri’ye gönderilir. Kayseri’de Kaleli Çömlekoğlu Hacı Ağanın kefaletiyle, her hafta Kapıaltı’na- jandarmaya gelip görünmek üzere köyüne yollanır.

           Yolda gelirken, Kırşehir’de bulundukları vakit, kardeşi Ali'nin, köyüne telgrafla,  müjdeli haberi iletmesi üzerine, Yunus Bekir’in hanımına inme iner hastalanır, bunlar Kayseri’ye gelip oradan da köylerine vardıklarında, kadıncağızın cenazesini defnedip mezardan dönen insanlarla karşılaşarak olup biten acı olayı öğrenmiş bulunurlar.

             Yunus Bekir’in acı ve zulümlerle dolu çileli hayatı 1908 yılında İkinci Meşrutiyet’in ilanı ile son bulur. 

           Aziziye Kaymakamı olarak görevde bulunurken idarecilikte gösterdiği başarılarından ve ehliyetinden dolayı 1 Eylül 1909 da Kayseri Mutasarufu olan Ahmet Muammer Bey ve çalışma arkadaşları, ülkü ve idealleri icabı olarak cehaleti yenmeyi ve bu yolda mücadeleyi kendilerine hedef olarak seçerler. Yunus Bekir Bey de Kayseri Maarif Encümeni Üyesi ve ibtida-i müfettişi olarak Muammer Beyin yakın çalışma arkadaşları arasında yerini alır.

            1908 yılında Kayseri’de ilmiye adı verilen 30 adet medrese ve 2000 civarında talebe bulunuyordu. Bu medreselerden birisini Medrese-i Fünun (matematik, tarih, coğrafya, fizik, kimya…) gibi bilimlerin okutulduğu  hale dönüştürmek için gösterilen çalışmalardan netice alınamamış idi. Bunun üzerine, Muammer Bey ve arkadaşlarının gayreti ile Kayseri merkez ve köylerine, kendi imkânları ile 70 adet çeşitli seviyede mektep yaptırılmıştır hem de yokluk yıllarında. Bu mektepler yaptırılırken, biryandan da buralarda yeni usulde ders verecek öğretmenlerin yetiştirilmesi için Anakara Muallim mektebinin bir şubesini Kayseri’de açmayı düşünürlerse de, bu işin resmi yoldan halli uzun zaman alacağından, Muammer Bey kendi yetkisini kullanarak, şehirde Uzunyol’da 1909 tarihinde bir muallim mektebi açmıştır. Birkaç yıl sonra Bahçebaşı semtine taşınacak olan bu okul, 1918 yılına kadar faaliyetine devam ederek, Kayseri eğitim tarihi yönünden büyük önem arz eden muallimler yetiştirmiştir.

         Yunus Bekir Bey bu okulların açılmasından dolayı çok büyük bir memnuniyet duymuş,  güftesi ve bestesi kendisine ait;

Açılsın ikbalimiz,

Şen olsun vatanımız

Söylensin Osmanlılar,

Her lisanda namımız.

        Gel ey kâşane-i  hürriyet,

        Gel ey kâşane-i meymenet.

Biz visalin çağına,

Yeni girdik sâline,

Feda olsun canımız

Meşrutiyet yoluna

                 Nakarat

Say ü gayret edelim,

Terakkiye gidelim,

İlm ü hüner, marifet

Fenni elde edelim.

………     

  “Hürriyet Manzumesi” ni yazarak, bestelemiş ve marş olarak uzun yıllar talebeler tarafından mekteplerde okunmuştur.

             Yunus Bekir,1910 yılında ilk nüshasında “sahib-i imtiyaz ve müdür-ü mesul, Kayseri maarif encümeni namına Yunus Bekir” yazılı ve Kayseri’nin ilk gazetesi olan Erciyes Gazetesini, Mutasarrıf Muammer Beyin teşviki ile çıkartarak, Kayseri Basın Tarihine geçmiştir.

             Muammer Beyin idealist arkadaşları, İkinci Meşrutiyetin anısına, Kayseri-Talas yolunun her iki tarafını, akasya dikerek ağaçlandırmışlardır. 1960’lı yıllara kadar, Kayseri’den Talas’a, bu dikilen ağaçların oluşturduğu koridordan gidiliyordu. 1970’li yıllarda adı geçen yol genişletilirken, dikilen ağaçlarda kesildi.  

        Esas mesleği sağlıkçı olan Yunus Bekir, Muammer Beyin desteği ile sıhhi alanda önemli ıslahatlarda bulunmuştur. Böylece, halktan aldığı yardımlarla, yıllar önce başlanmış ve bir türlü tamamlanamayan “Memleket Hastanesi”nin birinci katını yaptırarak, Kayseri’ye ilk hastaneyi kazandırmış ve bir müddet burada idarecilik de yapmıştır. Birinci Cihan harbinde Cephelerden gelen ve hastanede yatan yaralı askerlerin, tedavi ve bakımlarında gönüllü olarak çalışmıştır.

        Diğer yönden, Kayseri ve köylerinde çok sık görülen ve yüzlerce insanın ölümüne sebep olan kolera hastalığına karşı açılan savaşta görev yapmış. Bunun için, jandarmanın desteği ile helâsı olmayan kenar mahalleler ve köylerde tuvalet yapılmasını mecburi tutmuşlar. Mahalle aralarında bulunan ahır artıklarının, yerleşim yerlerinin uzağına çıkartılmasını, üzerlerinin kireç ve toprakla örtülmesini sağlayarak çevre temizliğini ilk başlatan ve başaran kişi olmuştur.

           Yunus Bekir ve dava arkadaşlarının projeleri arasında Kayserinin aydınlatılması da bulunuyordu. Bunun için, Bünyan’a yaptırılacak hidroelektrik santralinden üretilecek elektrikle, Kayseri’nin aydınlatılması sağlanırken, diğer yandan da Kayseri-Talas, Kayseri-Bünyan arasında elektrikli trenlerle yolcular taşınarak ulaşım kolaylaşacaktı. Bu iş için Bünyanlı İbrahim Bey, santralın inşa edileceği yer ile Bünyan Suyu’nun çıktığı Pınarbaşı mevkii arasındaki, su yatağında bulunan özel şahıslara ait araziyi satın alarak 1913 yılı itibariyle 20.000 altın lira gibi büyük bir meblağı da sarf etmişti. 1914 yılında Cihan Harbinin çıkması ile bu proje akim kalmış ve daha sonra 1928 yılında hayata geçirile bilinmiştir. Yunus Bekir ve dava arkadaşlarının yüz yıl önce yapmayı planladıkları elektrikli tren projesinin cüzü bir kısmı, ancak 2009 yılında gerçekleşe bilmiştir. Yunus Bekir Bünyan Suyu üzerine Ağırnaslı Mustafa Çavuş ile birlikte bir un değirmeni kurmuş ve çalıştırmıştır. Böylece daha sonraları Kayseri’de kurulan modern değirmencilik işletmelerinin öncülüğünü de yapmış bulunmaktadır.

          Ekonomik hayatta serbest teşebbüsten yana liberal görüşlü olan Yunus Bekir,  bir bakana yazdığı mektubunda da: “İnsanların mefkûresi hiçbir kanunun inhisarının altında gizlenemez”  derken, hür düşünceye olan inancını ifade etmiş bulunuyordu.

        Yunus Bekir, edebi bilgisi ve derin felsefi birikimi ile birçok genç insanın yetişmesinde de öncülük etmiştir. Almanya’da tahsilde bulunan oğlu İbrahim Hakkı’nın arkadaşlarından Kenan Hulusi (Koray, 1906 İstanbul - ö. 1943, Adapazarı), Yunus Bekir Bey ile tanışmış ve onunla mektuplaşmış. Yunus Bekir, yazdığı mektuplarında Kenan Hulusi’ye “Evlad-ı maneviyem” diye hitap etmiştir. Yunus Bekir beyin fikri tesirinde kalan Kenan Hulusi, daha sonra Cumhuriyet döneminde kurulan Yedi Meşaleciler adlı topluluk üyesi ve hikâyecilerinden olmuştur.

         Haksızlığa tahammül edemeyen Yunus Bekir, İkinci Meşrutiyet sonrasında iktidar olan İttihat ve Terakki fırkasının beğenmediği uygulamalarını da yazdığı şiirlerle tenkit etmiştir. Millet malı onun nazarında çok kutsaldır. Siyasi nüfuzunu kullanarak istediği makamlara yerleşmeyi onuruna yedirememiş. Kenan Hulusi’ye yazdığı mektup da: “ Eğer bu memlekette  erbab-ı irfan ve üdebanın kıymeti takdir edilse idi mukabile bende oturmazdım. Bu memleketin tanzifatında (temizlik işlerinde) bir süpürgeci olurdum. Veyahut elli senedir topladığım dertlerimi halkın boynuna yükletmek için bir idare memuru bilmem daha neler olurdum. Evladım, zaman bizi koparta koparta zincirlerle sarmıştır. Bu ağsarı zaman elinden bizi daha doğrusu milleti ve vatanı kurtarabilecek yeğane ümit  siz gençlerin  yedi kudretindedir. Kim bilir sizin için kanunu ezeliyenin hikmet-i hakikiyesinde size ne gibi armağanlar gizlidir. İşte levh-i mahsusa da budur.” niçin idari görevlerde bunmadığını ve gençlere olan ümidini ifade ediyor.

          Türk Fikir ve inkılâp tarihi içerisinde önemli yeri olan Yunus Bekir, idari görevlerde bulunmadığından, araştırmacıların dikkatinden kaçmıştır. Onun mücadelesi, fikirleri ve kişiliği, yeğeni Ali Rıza Önder tarafından gün ışığına çıkartılarak çeşitli gazetelerde yayımlanmıştır. 

          Cehalete, hurafeye ve fukaralığa düşman olan Yunus Bekir, ömrü boyunca, arkadaşı Muammer Bey gibi, bir ahlak abidesi olarak dik durmuş eğilmemiş. Fikir ve düşüncelerinden taviz vermeden yaşayarak 1931 yılında Şarkışla’da hakka yürümüştür. Ruhu şad olsun.                       Hüseyin Cömert   

Son Haberler

11 Haziran 2019
06 Mayıs 2019

Vakfımız İletişim Bilgileri

Adres :Talatpaşa Bulvarı
            Erzurum Sokak  No:6/A.
           Posta.kodu:06230 
           Hamamönü /ANKARA
Tel   : 0 312 324 10 65
web : gesivakfi.org 

Vakfımız Hesap Bilgileri

 
TC Ziraat Bankası
Hamamönü Şubesi
Şube Kodu : 706
Hesap No   : 3429780-5002
IBAN :TR34 0001 0007 0603 4297 8050 02
 
Posta Çeki
Hesap No: 8721222
Gesi Kalkındırma ve Yardımlaşma Vakfı